Cuma Sohbetleri

BAŞARI İÇİN HOCAMIZIN 3 NASİHATI

09.12.2006 Frankfurt İkindi
ENVER ÖREN/ ENVER ABİ


Cenab-ı Hak bir şey vermek isterse bir kuluna ona söylettirirmiş önceden. Halbuki O hatırlatıyor, O söyletiyor. Ne diyor mesela? Ya Rabbi bizi ahirette bir araya getir. Allahü tealanın muradı getirmek. Ama tabi söyletmesi lazım. Önce hatırlattırıyor, sonra söylettiriyor. Sonra bak sen böyle istedin ben de verdim diyor.
Ne merhametli Allah. Değil mi? Desene kurban olayım böyle bir Rabbime? Helal olsun. Ne şanslıyız. Allahü tealaya iman ettik. Bu nimet, bu şans, bu devlet, bu saadet hiçbirşeyle değiştirilemez.

Cenab-ı Peygamber buyuruyor ki “aleyhissalatü vesselam”, Allahü teala şefaatlerine nail eylesin, "benim ümmetim fesada uğradığı zaman yani helal haram karıştığı zaman, iyiler kötüler karıştığı zaman, bozulduğu zaman açıkcası, eğer benim bir sünnetimi birisi ihya ederse, yani diriltirse yani icra ederse ve icra edilmesine sebeb olursa ona diyor cenab-ı Peygamber sadıkül vadül emin yani hayatında hiç yalan söylemeyen, Peygamber olmadan evvel de söylemeyen, zaten Peygamberlik sıfatına da yakışmayan, olması mümkün olmayan, doğru sözlü olan yüce Peygamber “aleyhissalatü vesselam” buyuruyor ki, Allahü teala o kula yüz şehid sevabı verecektir.
Birgün Mübarekler anlattılar da, yüz şehid ne demek kardeşim buyurdular. Yani kalk İstanbuldan Viyanaya kadar git, orda şehid düş. Dön geri. Bir daha git. Şehid düş. Bir daha geri. Yüz defa Viyana kapılarında kan akıtmış bir şehidin sevabını veriyor cenab-ı Hak bir sünnet ihya edene. Ve Mübarekler buyurdular ki, ya bu bir vacib olursa? Ya bu bir farz olursa? Hele hele hele buyurdular bir de iman olursa? Kaç yüz, kaç yedi yüz, kaç yediyüz bin? Müjdeler olsun abim. İşte o şehid sevablarını toplamak için geldik bir araya. O şehidlik sevabına kavuşmak için bir araya geldik.

Geçenlerde anlattım. Mübareklerin hayatı üç şeydir. Biri, kitab okumak. Ömürleri boyunca hep kitab okudular. İki, kitab okutmak. Ellerinde çanta, efendim gece gündüz o Kur‟an-ı kerim kursu senin, bu karakol benim herkese, kabir, mezarlıklarda böyle yumuşak kalblidirler bunlar diye oralarda kitab dağıtmak suretiyle hep ömürleri böyle geçti. Üçüncüsü de, birlik ve beraberlikde rahmet vardır. Ayrılıkda azab-ı ilahi vardır. Ayrılmayın, dedikodu yapmayın, gıybet etmeyin, iftira etmeyin. Birbirinize karşı buğz etmeyin. Çünkü münafıklar arkadan konuşurlar, müminler arkadan dua ederler buyurdular. Allah Allah! Münafıklar birilerinin arkasından dedikodu ederler. Onlar çünkü münafık. Ama müminler birbirlerinin arkasından dua ederler. Şu tarifin güzelliğine bak.

İlk vakıf kuruldu, ilk. Tee işte 40 sene evvel. Mübarekler buyurdular ki, Allah rahmet eylesin, Allah şefaatlerine nail eylesin. Kitabevine geldiler, Işık Kitabevine geldiler. “Bu vakfın idaresi buyurdular Enver‟e aittir.” Yani vakıf ondan sorulacaktır. Ve halen de soruluyor zaten, devam ediyor geliyor maşallah. Şimdi vakıf tamam da biz bu işi nasıl yürüteceğiz? Çünkü vakıf eşittir para. Ne yaparız diye Mahmud Genç abinin evinde bir toplantı yaptık. Tam senesini unuttum ama. Herhalde 68 mi 70 mi, eski.

Mahmud abinin de evinde 5-10 arkadaş bir araya geldik. Ta o zaman arkadaş da yok ki zaten. Saysan bir avucun parmakları kadar abi var. Geldik. Dedik ki efendim nasıl yapacağız şimdi? Mübarekler de böyle iş verdiler. Onların da gayeleri kitabları dağıtmak yoksa etiket vermek değil. Dedi ki Enver Abi orda o zaman da İlmihal 10 lira. Ama türk parası 10 lira, o zaman çok kıymetli. Peki dedik yav bir İlmihalle başlayalım. Bir İlmihal taban fiyatımız olsun, isteyen bir İlmihal, isteyen iki İlmihal koyun orta yere dedik. Başlayalım. E bundan sonra da Mübareklere arz edelim, böyle bir niyetle kalkıştık. Bu uygun mudur değil midir diye. Hemen tamam.

Mahmut Abi gitti, kağıt kalem getirdi. İşte bizden başladılar. Dedim yaz iki İlmihal. Yani 20 lira. Para yok. Maaş zaten 300 lira. O zaman para nerde? Asistan olduk, maaşım 495 lira oldu yav. 500 lira da değil, 5 lirası noksan. İki İlmihal. İşte o bir ilmihal, o üç İlmihal falan. Baktık 200 lira toplandı. 200 lira yani para değil de rakam üzere toplandı. Dedim arkadaşlara, şimdi ben Mübareklere gidiyorum. Evvela şu teşebbüsünüzü bir anlatayım. Mübarekler tasvib ederse, uygun görürse başlayalım. Tamam dediler.

Mahmud abinin evinde yol var. Bir tarafda yolu geçiyorsun, sokağın içinde Mübareklerin evi var Fatihde. Kapıyı çaldım. Baktım Mübarekler geldiler. Buyrun kardeşim buyurdular. Dedim ki efendim işte Mahmut abinin evindeyiz. Şu şu şu arkadaşlar beraberiz. Bu hizmetlere nasıl destek veririz, nasıl yaparız diye istişare ettik. Aklımıza böyle bir usul geldi. Ve aramızda ki yaptığımız istişarenin sonunda da 200 lira bir liste doğdu. Fakat bu uygun mudur, değil midir? Devam edelim mi, vaz mı geçelim? Bunu size sormaya geldim dedim. Öyle mi kardeşim buyurdular. Bir dakika bekleyin buyurdular. Allah Allah. Peki. Mübarekler gittiler. 3-5 dakika sonra geldiler. Dediler, hayırlı olsun. Çok hayırlı bir işe başlamışsınız, 500 de benden buyurdular. Anam de! İşte böyle olur Mübarekler. Öyle kuru kuru ya iyi olur değil. Evvela vereceksin. Öyle değil mi arkadaş? 500 lira da o verdi etti 700. Çok para baba.

Buyurdular ki, bu iş çok hayırlı bir iş. Ama buyurdular hayırlı işin düşmanı çoktur. Çok sıkıntı ve üzüntü çekeceksiniz. Çünkü Allahın dini çiledir buyurdular. Allahın dinine hizmet çiledir buyurdular. En büyük çileyi cenab-ı Peygamber çekti buyurdular. Eğer bu çileye tahammül etceksen, uğruyacağın iftiralara, üzüntülere ve sıkıntılara peki diyeceksen başla. Nasıl abim? İşte bu, o kadar. Çünkü çilesiz, çilesiz dikensiz yol Cennete gitmez. Eğer otobanla gideceksen Cehenneme. E dikenli yolda gitmek istiyorsan Cennete.

Çünkü bir hadis-i kudsi var. Allahü teala hazret-i Peygamberin mübarek ağzından buyuruyor ki, Allah buyuruyor, celle celalüh. (Ben bir kulumda iki üzüntüyü birleştirmem.) Ben bir kulumda iki derdi birleştirmem. Ben bir kulumda iki korkuyu birleştirmem. Ben bir kuluma hem dünyada, hem ahirette aynı şeyi vermem. Yani dünyada üzülüyorsa ahirette sevinecektir. Eğer dünyada neşeden geçilmiyorsa ahirette üzülecektir. Bu böyle. Onun için dünyada Allahdan korkan, dikenli yolu tercih eden orda dikensiz yolda devam eder. O halde biz dikenli yolu tercih ettik. 

Cenab-ı Peygamber sordu birgün “aleyhissalatü vesselam” Cebrail aleyhisselama. Kardeşim Cebrail dedi bu Cennet nasıl bir yer? Dedi ya Resulallah Cenneti bırak. Cennet çok güzel de Cennetin etrafı felaket. Ne? Cennetin etrafında bir daire var böyle. Hastalık orda, üzüntü orda, borç orda, sıkıntı orda, her türlü, her türlü hastalık orda. Peki, işte bunlara tahammül eden, bu dikenli yoldan geçen öbür tarafa geçecek. Ona tahammül eden. Ee?

Cehennem nasıl bir yer? Aman aman aman dedi. Ya Resulallah, Cehennemin etrafında çalgılar var, türküler var, danslar var. Aklına ne gelirse toplar var. Uçuyor herşey havada. Herkes oraya koşuyor ama sonu çukur buyurdular. Biri nefsin arzuları, biri dinin arzuları. Biri Allahın arzuları, Allahü tealanın rızası, biri nefsin rızası. Tercih kuluna ait. Aman abim çok dikkat edin. Allahü teala gayeye bakar. Kulumun burdaki nihai hedefi ne? Tabi nihai hedef Rabbimizin dinine hizmet olduktan sonra yapılan işler tövbe etmek suretiyle, onun ne olduğunu bilmek suretiyle afv olabilir. Ama gaye, gaye Allahü tealanın rızası değilse hesabı zor verilir. Yalnız Mektubatta çok mühim bir cümle var. Onu söylemeden geçmiyeceğim, çok mühim o çünkü. Bir hayırlı işiniz bin tane kötü işe sebeb olmasın buyuruyor. Bu çok önemli abim. Bir hayırlı iş yapacaksınız fakat bin tane de kötülüğü sebebiyet veriyorsunuz yani fitneye sebeb oluyor. Bu çok tehlikelidir. Dolayısıyle hayırı işlemek çok güzeldir. Ama onunla beraber gelecek felaketleri düşünmek daha mühimdir. Dedikodu, iftira, yalan, dolan neyse. Biraz evvel söyledik ya çilelidir bu işler diye.

Onun için Mübarekler buyurmuşlardı ki, Allah rahmet eylesin, muvaffak olmak istiyorsanız, şirketinizin muvaffak olmasını istiyorsanız iki unsura çok dikkat edin buyurdular. Biri buyurdular hukuk, biri muhasebe. Yani siz orda müdahale edemezsiniz buyurdular, hukuk neyse o odur. Sizin iyi niyetiniz, iyi insan olmanız hiçbirşey yazmaz buyurdular. Kanun çünkü. Çünkü demokrasi hukuk devletidir. Kurallar yönetimidir. Onun için mutlaka hukuka ve kurallara uymak mahkumiyeti vardır.

Mübarek Hocamız “Allah rahmet eylesin”, işte biz bu işlere başlarken buyurdular ki efendim size üç nasihatım var buyurdular. Üç nasihatım var buyurdular. Sakın bunların dışına çıkmayın buyurdular. Buyurun efendim dedim.

Bir, Allahü tealanın rızasının, dininin dışına taşmayın buyurdular. O din esasdır buyurdular. Çünkü Allahü teala bizi yaprak yaratmadı. Biz ot değiliz biz insanız. Sorumluluklarımız var. O sorumlulukları da hazret-i Peygamber bize bildirmiştir. Biz müslümanız buyurdular. Bir, yani Allahü tealanın rızasına, Onun rızasına uygun çalışacağız.

İki, Onun kullarına iyilik edecekseniz buyurdular. Bu kullar ayrım gözetmez. Hangi dinden olursa olsun. Hangi cins olursa olsun müminin vazifesi iyilik etmekdir. Hiç kimseye kötülüğe izin yok. Yok. Biz cezalandırmaya, biz mükafatlandırmaya yetkili değiliz. Biz iyilik yapmaya mecburuz ve mahkumuz. Etti iki mi?

Üç, kesinlikle buyurdular müesses nizamın dışına taşmak ve müesses nizama karşı gelmek yasakdır. Burası hukuk devletidir. Devletin kanunlarına uymak, rejime saygılı olmak, ona bağlı olmak asli görevimiz ki yaşayabilesiniz buyurdular. Yoksa yanarsınız. O günden  bugüne bak, gene rahatız. Var mı herhangi bir abinin burnu kanasın, mümkün değil. Çünkü bize verilen yol otoban yol. Çıkmaz yol değil ki. Çok rahatız.

Yani bu hassasiyeti mübarek Allah rahmet eylesin gösterirdi ki, sakın suç işlemeyin. Hatta babam derdi, eskilerin lafıdır o. Devlet tavşanı kağnı arabasıyla tutar. Dedim baba nasıl tutar yav. Bu tavşan, bir zıplar nereye kadar. Dedim baba nasıl tutsun yani bu tavşan bir fırladı mı gider. Dedi oğlum dirisini tutmazsa ölüsünü tutar. Ölüsünü tutar, tutar. Elli sene de olsa suçluyu yakalar cezasını verir. Ya öldü. Olsun. Onun için yolumuzda suç yasak. Onun için bir işe başlarken evvela bunun mahzurlu tarafını hukukçularla ve muhasebecilerle görüşmek şarttır. Onların vereceği sınırlar dahilinde hizmetler elemsiz ve kedersiz devam eder. Bugüne kadar ettiği gibi. Bu çok önemli abim. Bunu da söylemiş olayım. Ondan sonra tabi inşallah elemsiz ve kedersiz, sıkıntısız devam eder.

Bu hizmetlerde çok sevab var. Hani günahı büyük olanlar Allah yolunda yol yürüsünler gibi bir hadis-i şerif var. Allah yolunda yol yürüsünler. Allahü tealanın dinine hizmet etsinler. Çünkü o bir denge meselesidir. Mutlaka ahirette bir terazi olacaktır. O terazide herşey tartılacaktır.

Birgün gazetede oturuyorum. Abilerden biri geldi. Abi dedi. Efendim dediler aşağıda bir araba, kaç tane araba durdu dediler. Ne var dedim. Valla dediler kocaman sarıklı, sakallı, cübbeli ihtiyar bir adam indi. Size gelmek istiyormuş dedi. Yav kim bu dedim. Abi yukardan aşağıya ben bir fırladım. Baktım şeyh Nazım-ı Kıbrisi. Allah Allah! Eğildim elini öptüm. Hocam hayırdır inşallah. Dedi seni ziyarete geldim. Dedim hocam niye yoruldunuz. Biz gelirdik. Bir de dedim iki tane merdiven var. Nasıl çıkacak. Dedi sen karıştırma. Sen şimdi yol göster bana dedi, ben dedi senin odana çıkacağım. E peki. Koluna girdik. İhtiyar adam. Yavaş yavaş yavaş yavaş çıktık bizim odaya, oturdu. Dedim hocam tövbe estağfirullah ama bir emriniz bir arzunuz? Yok dedi. Dedim emr etseydiniz biz gelirdik falan. Yok dedi, olmaz. Bak dedi Allahü tealanın dinine hizmet edenin ayağına gidilir dedi. O çağrılmaz dedi. O günden beri o adamı seviyoruz yav. Çünkü sen Ehl-i sünnete hizmet ediyorsun. Ehl-i sünnete hizmet eden bir mücahidin ayağına gidilir dedi. Ve ona orda dua edilir dedi. Açtı ellerini başladı dua etmeye. Elhamdülillah iyi o da. Ya ne günler.

Birgün bu Afganistan daha henüz mücadele halindeydi Ruslarla. Türkiyede de İstanbulda İslam Konferansı oldu. Bir telefon geldi. Dediler ki efendim, İslam konferansından telefon ediyorlar. Şimdiki Afganistan cumhurbaşkanı Rabbani bilmem kim, soyadını bilemiyorum. Müceddidi yahut Rabbani müceddidi, cumhurbaşkanı, devlet başkanı oranın sizi ziyarete gelmek istiyormuş dedi. Dedim yav hayırdır inşallah dedim. Afganistan savaş halinde, devlet başkanı ziyarete gelmek istiyor. Tamam buyrun. Biz bekliyoruz. Arabalar korumalar bilmem neler. Cağaloğlundayız o zaman daha henüz. Gene sarıklı, sakallı böyle bir zat indi. Buyrun efendim. Oturduk. Dedi ki neye geldim. Buyrun. Yav dedi dünyanın, Pakistana gidiyorum İhlasın kitabları, Afganistanda bilmem nereye gidiyorum İhlasın kitabları, Arabistana gidiyorum şeyin kitabları, bilmem Ürdüne gidiyorum. Yani nereye gittiysem karşıma bu İhlasın kitabları çıktı. Dedi kardeşim  dedi bu hizmet nasıl bir hizmet? Bu nasıl iş anlamadım bunu nolur bir anlat dedi.

Efendim. E‟uzü billahimineşşeytanirracim. Adam tabi durdu. O da E‟uzü billahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillahirrahmanirrahim. Bakınız cenab-ı Hak Kur‟an-ı azimüşşanda ne buyuruyor? E‟uzü billahimineşşeytanirracim. (intensurullahe yensurküm.) Sadakallahül azim. Dedim bizi başarıya götüren işte bu ayet-i kerime. Allah Allah dedi. Vallahi dedim o. Çünkü cenab-ı Hak yemin ediyor ki orda, inne demek mutlaka. İn, inne bunlar yemin anlamına geliyor. Kim benim dinime hizmet ederse ben ona yardım ederim. Bitti. (İnten surullahe.) Yani Allaha kim yardım ederse, Allahın yardıma mı ihtiyacı var? Yani kim dine hizmet eder. (Yensur.) Allah ona yardım eder. Dedi ben alacağımı aldım dedi. Ben dedi alacağımı aldım. Dedim doğrusu bu.

Bu şeyin başkanı vardı, Azerbaycan devlet başkanı, bundan evvelki ama. Haydar Aliyev. Telefon, efendim Haydar Aliyev sizi ziyaret gelmek istiyor. Bak abi neler oluyor dünyada. Haydar Aliyev o zaman şeyde Cumhurbaşkanı Nahçıvanda. Neyse oturuyoruz şimdi, resmiler de falan var bir sürü. Dedi ki bak niye geldim? Dedim buyrun efendim. Ben dedi Azerbaycana cumhurbaşkanı olacağım. Dedim hayırlı olsun. Ben hazırlığımı yapıyorum dedi. İhtilalde, seçimde, geçimde ben dedi olacağım. Şimdiden herkese akıl soruyorum dedi yani ben cumhurbaşkanı olunca nasıl muvaffak olacağım? Dediler ki Enver Ören‟e git. Dedim ciddi mi söylüyorsun? Valla dedi yav. Yav ben ne anlarım bu işlerden dedim. Sen anlamazsan benim burda ne işim var dedi. Konuş! Konuş! Allah! Dedim ne diyim yav şimdi buna dedim. Rahmetli Özalla konuşurken demek bazı şeyler kapmışız. Dedim ki efendim Allah mübarek etsin inşallah olursunuz. Ama üç şeyi serbest bırakırsanız sırtınız yere gelmez dedim. Nedir onlar dedi?

Biri dedim teşebbüs hürriyetini serbest bırakın. Kim ne isterse yapsın. Yani illa siz yönlendirmeyin. Marangoz olacaksın veyahut da berber olacaksın diye. Kim ne isterse yapsın. Herkes kabiliyetini ortaya koysun. Tamam dedi bu olur.

İki, düşünceyi serbest bırakın dedim. Çünkü vicdanlara zincir vurulmaz. Fikre zincir vurulmaz. Bir yerden patlar. Herkes yazar yazar sonunda bıkar dedim. Ama eğer yasaklarsan daha çok yazar. Yav bu çok hoşuma gitti dedi. Fikir hürriyeti. Sonra?

Dedim bir de vicdan hürriyeti, din hürriyeti. Bunları serbest bırakın dedim. Siz seyredin uzakdan dedim. Millet bazen birbirini yer, bazen birbirini sever. Ama siz karışmayın. Çünkü devletin müdahalesi ne kadar olursa, tepkisi o kadar çok olur. Yav dedi dur bir dakika ben bunları yazacağım dedi yav. Aynen. Aldı kağıt kalem, yazıyor. Ne yazıyor? Yazıyor işte. Velhasıl o da öyle gitti. Ne günler geçirdik. Şimdi son bir tane daha anlatayım ondan sonra gideyim.

Birgün Pazar günü evde Fatihde oturuyoruz. Bir telefon. Orda temizlik yapan bir abi galiba. Abi dedi burda bir sürü arabalar geldi Ankaradan. Böyle CC yazıyor dedi. Hay Allah dedik yav bismillah, çabuk giyindik apar topar. Işık kitabevine. Şimdi gittik. Hakkaten büyükelçilik arabaları. Konsolos yanında, bilmem korumalar var. Endonezya. Bizimki de bir tabure koymuş. Büyükelçiye otur buraya demiş. Girdik biz içeriye. Adam tuhaf tuhaf bana bakıyor. Dedim hoşgeldiniz falan. Dedi ya bu adres yanlış mı dedi. Işık Kitabevi, Darüşşafaka. Dedim bu adres doğru. Dedi Işık Bookstore departman bu mu dedi. Dedim bak şurası, burası. Adam 10 katlı bina arıyormuş. Çünkü Endonezyada nereye gitse kitablarımız var. Demiş bu ne kadar çok zengin, ne kadar çok böyle devasa bir bina. Belki içinde 150 kişi çalışıyor. Ki bu kadar büyük bir teşkilat, koca büyükelçi kalkıyor, ziyarete geliyor. Bir taburenin üzerine oturuyor. Dedik burası. Yav dedi bana kitablar burdan mı geliyor dedi. Evet dedim, burdan geliyor. Bizim rektöre, dekana her tarafa kitablar gidiyor dedi. Hep burdan mı geliyor dedi. Dedim kalk içeri gidelim o zaman. Tabi kitabevi iki bölme ya, arkasında da kitablar. Tabi o gün de Pazar, yapılmış kitablar. Pazartesi postaneye verilecek. Kitablar rafta. Dedim büyükelçi çek bakalım şurdan bir tane kitab dedim. Bunlar dedim hazırlanmış yarın dedim, yarın postaneye verilecek. Allah Allah! Çekdi. O da Endonezya çıkmaz mı abim? Bak dedim. Bir tane daha çekdi. Bir tane de o Gana çıktı, bilmem ne çıktı. Yav dedi bunun bana bir sırrını anlatırmısın? Dedim o zaman otur buraya. Mesela dedim bu kitabın içinde bir mektub vardır. O mektubda diyor ki sevdiğiniz, güvendiğiniz üç arkadaşın ismini verin, biz onlara kitab göndereceğiz. Bu kitabı alan anlıyor ki benim ismimi birisi vermiş, ki bana bu kitab geldi. O da üç veya beş kişinin adresini veriyor. Biz tekrar onları gönderiyoruz. Yine aynı mektubu koyuyoruz. Bu sefer onlar tekrar bize dönüyor. Dedi buralarını anladım. Bu değirmenin suyu nerden geliyor dedi.

Dedim bak şimdi onu anlatayım sana. Biz dedim sabun satarız, defter satarız. O zaman satıyoruz çünkü. Efendim aklına ne gelirse biz ticaret yaparız. Aklına ne geliyorsa dedim ticaret yaparız. Akupunktur. Biz dedim tüccar adamız. Bu kazandığımız ticaret paralarının da kârını buraya veririz. Daha daha dedi. İşte bu kadar dedim. Bir dakika dedi. Devlet ne kadar yardım ediyor dedi. Devletten sıfır dedim. Asla ve kat‟iyyen dedim bir kuruş devletin parası buraya girmez. Adam şunu söyledi abim. Aynen bak, o büyükelçi, dedi işte cihad budur. Peygamberlik vazifesi budur dedi. Çünkü cenab-ı Peygamber buyurdu ki, (Allah benim rızkımı kılıcımın ucunda yarattı.) Bilmem nerden değil. Sizi tebrik ederim, bu devam eder dedi. Eğer dedi devletten yardım almıyorsanız bu devam eder dedi. Hayret abim yani bu kadar.

Büyük bir firmanın sahibi Hindistanda Madagaskarda, bu Swiss otel var ya İstanbulda. Onun asansörlerini falan yapıyormuş. O da böyle işitmiş demek ki nerden işitmişse. Kalktı geldi gazeteye. Laf ettik üç beş, falan filan. Dedi yav Enver Bey dedi, ben dedi seni dedi Hindistana davet etsem, biletlerini versem, herşeyini versem gel dedi bizim orda bir konferans ver dedi. Benim dedi böyle bir teşkilatım var dedi, aynı sizin burda yaptıklarınızı yapmak isityorum. Biz beceremiyoruz dedi, biz başaramıyoruz dedi. Yani senin dedi bu çalışmaların bizim çok hoşumuza gidiyor. Gel dedi orda bize bir anlat dedi. O zaman bir arkadaşımı berabar almam lazım dedim Abdullah İsmet için. Dedim onun ingilizcesi çok iyi. Ben dedim anlatamam ama o arkadaş da olursa dedim gelirim. Dedi kabul dedi. Hakkaten bir müddet sonra bizim ikimizin biletlerini gönderdi. Bizi Madagaskara çağırdı. Madagaskara gittik. Prensler gibi bizi karşıladılar. Boyunlarımaza çiçekler falan koydular, neyse. Çok güzel bir misafirperverlik gösterdiler. En 21sonunda bunlar gel dedi. Kendi merkezlerinde 30-40 kişi kadar. Milletvekili de var, emniyetten var. Yani müslümanların böyle üst tabaka olan bütün zevatı toplamışlar. Biz de oturduk Abdullah İsmet abiyle beraber. Anlat dediler nasıl çalışıyorsunuz? Biz o zaman çok takvim yapıyorduk, mesela dedim takvim yapıyoruz. Firmalara yapıyoruz. O firmalar toptan alıp dağıtıyorlar. Biz de dedim kâr ediyoruz ama isterseniz siz dedim takvim yapın, burda yüz milyon dedim müslüman var. Müslümanların firmalarını basarsınız. Ooh, çok iyi akıl dediler yani o bir yol dediler para kazanmak istiyorlar açıkcası.

Neyse bir ara Enver Abi dedi ki yalnız sakın ve sakın makbuzla para toplamayın. Yani makbuzlar kesip de milletten para istemeyin. Çünkü bu istediğiniz paranın hesabını zor verirsiniz. Hesap sorarlar. Siz ticaretle, kârları biriktirmek suretiyle. Ondan sonra böyle bir ticaretle uğraşın ki dedim daha rahat edersiniz. Bu kadar tamam mı? Abdullah abi de diyor ki şimdi, en başdaki adam diyor Enver Abi diyor sana diyor büyük bir makbuz yazdı diyor. Yanındakine verdi, yanındakine verdi. Sizin önünüze koymak için. Bize bir yardım edin. Çünkü onların adetleri böyle gelen işadamlarından, zenginlerden makbuzla para almakmış. Tam bana yaklaşırken Enver Abi dedi ya orda, makbuzla sakın para toplamayın. Tekrar başa gitti diyor. Adam aldı makabuzu yırttı, ne yaptı. Eğer Enver Abi bir dakika daha geç söyleseydi makbuz önündeydi. Versen bir türlü, vermesen bir türlü. Dolayısıyle bisiklet sat, kârından koy. Bilmem robot sat kârından bir kuruş koy. Yani ticarete dayalı olmazsa bu iş biter. Çünkü nihayet herkesin bir tahammül gücü vardır. Ama bunun devamı için, bunun akarının sağlam alması lazım. Bu da ticarete dayalıdır.